| SUDBA (KADER) |
|
Eller semaya yükselmiş dua dua yakarışa geçilmişti soğuk bir Şubat gecesinde. Odanın karanlığında, bir karanlığın fısıltıları yükseliyordu odanın tavanına, bir de Akif’in yalvarışı. Sesine bir titreklik hakimdi. Şu çetin kış koşullarında, ata vatandaydı lakin yine de baba ocağından, ana kucağından, sevdiklerinin sıcak tebessümlerinden uzaktaydı. O gün yaşadıklarını düşündüğünde, içi dışarıdaki çetin kış günlerine inat, bir anda bahar mevsiminin ılık ve tatlı havasıyla doluverdi. Kendisini ve kendisi gibi düşünen ya da kendisinin onlar gibi düşündüğü yani yüreklerinin bir attığı kardeşlerini hangi sebeplerin buralara getirdiğini o an daha iyi anlıyordu. Daha iyi anlıyordu, ana babayı terk ederek, yurdu yuvayı arkada bırakarak buralara geliş sebeplerini. Bir gün önce başlayıp, o gün sona eren olaylar zinciri gözlerinin önünden geçince; “elhamdülillah” dedi. Anadolu’nun yiğit evlatları, yeryüzünde el uzatıp gönüllerindekini paylaşacak insan kalmayıp, aya merdiven dayayacak zaman gelinceye kadar, bir şeylere söz vermişlerdi. Açacaklardı yüreklerini en müstesna köşesine kadar. Kalmayacaktı el uzatmayacakları ve ilgi göstermeyecekleri mahzun bir gönül. Sözleri buydu. Onun için çıkmışlardı yurtlarından, yuvalarından. Biliyorlardı ki omuz verdikleri yük, daha nice omuz tarafından taşınacak ve insanlığa ebedi muştuyu verecekti. Soğuk Şubat’ın, soğuk bir gecesi idi. Seccadesinde otururken, yağan kar ve esen buz gibi rûzgarın uğultusu vardı dışarıda. Bir de arada sırada sokaktan geçen, bahtı kara, 70 yılını esaretle geçirmiş, kimliklerini kaybedeyazmış bir neslin şanssız çekik gözlü bir ferdinin, karda giderken çıkardığı ayak sesi. Lakin o, ne dışarıyı ve dışarıdan gelen sesi duyuyor, ne de karın ışıltısının içeriye süzülen parıltısını görebiliyordu. Üşüyor muydu yoksa ağlıyor mu, belli değildi. Gözleri dolup dolup boşalıyor, yanakları akan damlalarla ark oluyordu. Hafızası, gurbet diyarlarında, hicret yurtlarında yaşadığı ilk Kurban Bayramına ve bayramın ilk günü yaşadıklarına götürdü kendisini… Heyecanlıydı. İlk kez baba ocağından uzakta Kurban Bayramını idrak ediyordu. Türkiye’den gelmiş kardeşleriyle bir olup, yıllar boyunca dinden uzak kalmaya zorlanmış Orta Asya’nın yiğit insanlarıyla saf tutup, şehrin en büyük camiinde Bayram namazını kılmışlardı. Aralarında topladıkları paralarla, arefe günü kurbanlıklar almışlar, koçlarının alınlarını da kınalamışlardı. Herkes bir tane kurban kesemiyordu. Zar zor geçinmelerine yetecek kadar aldıkları maaşları, maddi sıkıntılar yaşamalarına sebep oluyor, ama onları iyilik yapmaktan, hayır işlemekten geri bırakmıyordu. Bütün olumsuzluklar rağmen bu genç fidanlar beraber hareket edip, kurban kesmenin sevabını paylaşmaya karar vermişler ve kurbanlıklar için aralarında para toplamışlardı. Namaz kılınmış ve cami avlusuna çıkılıp, yüreklerdeki sızıyla birlikte saf tutan cemaate, Akif ve arkadaşları da dahil olmuşlar, ahaliyle bayramlaşmışlardı. Bayramlaşmanın ardından, içlerinde evli olan tek arkadaşlarının evine kahvaltı yapmaya gittiler. Halil İbrahim sofrasının bereketiyle bereketlenmiş bayram sofrasında gıdalandıktan sonra kurban kesecekleri yere hareket ettiler. Bir gün önce kendi aralarında konuşmuşlar ve karar vermişlerdi: Kurbanlarının etlerini, yaşadıkları yerdeki, tanıdıkları tanımadıkları, adını bildikleri ya da bilmedikleri komşularına dağıtacaklar ve Allah rızası için tanışmak adına basamak yapacaklardı bunu. Tekbirler eşliğinde kesilen kurbanlar, karlı ve soğuk havada parçalanıp, paylara ayrıldıktan sonra birer birer komşulara dağıtılacaktı. Hem de kapı ayırt etmeksizin, Müslüman Hıristiyan oluşlarına bakılmaksızın… birer birer dağıtılacaktı. Öyle istişare etmişler ve karar almışlardı. Akif ve arkadaşı Yozgatlı Halil de ellerine et paketlerini alıp hemen yakındaki 6 katlı tipik Rus yapımı olan binaya dalıverdiler. En üst kattan başlayıp, zemine kadar ineceklerdi. Erken uyanmaya alışık bu çekik gözlü atayurdu insanları da o bayram sabahının bilinciyle erkenden uyanmışlar ve güne öyle başlamışlardı. Ama bizim yiğitler gibi yapmamış, belki de güçleri yetmediği, imkanları olmadığı için Kurban kesememişlerdi. Akif dokundu önünde durdukların ilk kapının ziline. Kısa bir süre sonra kapıyı açan evin hanımına, o günün Kurban Bayramı olduğunu, kestikleri kurbanı kendileriyle paylaşmak istediklerini, bu vesileyle de bayramlarını tebrik ettiklerini söylediler. Karşılarındaki bayanın yüzünde tebessüm belirdi, teşekkür etti, o da bizimkilerin bayramını kutladı ve kapıyı kapattı. Mutlu olmuşlardı. İlk kapı ve kabul görüş. İkinci, üçüncü, beşinci derken sıra, ikinci katta bulunan bir daireye geldi. Acele ediyorlardı. Daha iki bina vardı önlerinde. Kurban etleri ve onları dağıtacakları kapılar kendilerini bekliyordu. O dairenin kapısına gelinceye kadar hiçbir kapı, ikramlarını geri çevirmemiş, hatta çok mutlu olduklarını belirtip dua edenler bile olmuştu. Kapının ziline dokunma sırası yine Akif’teydi. Akif, tatlı bir heyecanla dokunuverdi parmağıyla zile. Bu defa, içeriden ses gelmedi diğer kapılardan geldiği çabuklukla. Biraz daha beklediler. Yaklaşık 3 dakika sonra içeriden bir ses geldi. “İdu” “Geliyorum” diyordu Rusça. Ardından bir kelime daha; “podorjditi pajalusta” “Bekler misiniz lutfen?” Beklediler yaklaşık bir dakika kadar daha kapının önünde. Kurbanlıklarının etini paylaşabilmek ve gönülden gönüle bir köprü kurabilmenin temelini atabilmek için. Kapıyı artık iki büklüm olmuş, başı saçlarının ön tarafı gözükecek şekilde örtüyle kapalı, koyu mavi gözlü bir Rus teyze açtı. Kendilerini tanıtıp, bugün Allah için kurban kestiklerini, onun etinden de bir parçayı kendisine getirdiklerini söyledi alnında gece namazının kırmızı bir gülü gülü duran Akif. Adı Nadıerjda idi yaşlı Rus kadınının. Türkçedeki anlamıyla “ümit”. Şaşırmıştı Nadıerjda. Zira ümidini yitireli çok olmuştu. Aylar ve yıllar var ki birileri kapısını çalıp da bir şeyler ikram etmemişti kendisine. Yalnızlığın kollarına hapsolmuş, “sudba” “kader” dedikleri mukadderata boyun eğmişti. Şaşkınlığı yüzüne aksetmiş ve bunu sözleriyle hemen iletmişti karşısındaki ak yüzlü yiğitlere: İçleri coşku doluydu. Ama aynı zamanda Allah’a şükrediyorlardı. Allah, birinin ahiretini kurtarmasına onları ve kestikleri kurbanın etini vesile kılmıştı. Nadıerjda teyzenin miracı Kurban Bayramı olmuştu. Akşam olunca, yaşadıkları bayram telaşıyla evlerine dağılmışlardı. Tatlı bir yorgunluk hakimdi. Aynı evde kalan Akif ve Halil ile diğer iki arkadaşları yorgun düşmüşler, beraberce kıldıkları yatsı namazından sonra yataklarına uzanıvermişlerdi. Bayramın ikinci günü ve saat 9 civarında, bir önceki gün kurban eti dağıttıkları binalardan birinde oturan tanıdık bir yüz çaldı kapıları. Telaşlıydı. Hemen gelmelerini istiyordu Akif’le Halil’den. Üstlerine bir şeyler alıp, hemen çıktılar sokağa bizim garibler. Lapa lapa kar yağmaya başlamıştı. Kar yağışından göz gözü görmüyordu adeta. Hemen yan binaya girdi kapılarını çalan kişi. Onlar da peşlerinden. İkinci kata çıkatılar. Sola dönüp, açık duran bir dairenin kapısının önüne geldiler. Bu Nadıerjda teyzenin eviydi. O ana kadar öğrenmemişlerdi. Onları haberdar eden komşuları, sabah ekmek getirdiği yaşlı Rus kadının gece vefat ettiğini ve bunu da Akif’le Halil’e bilme zorunluluğu duyduğunu söyledi. Gençler çok yaşıyorlardı. Ancak içlerinden de daha bir günlük Müslüman Nadıerjda teyzenin ruhuna fatihalar ve yasinler yolluyorlardı… Akif, bunları düşünürken, kendisi gibi, yüzlerce kardeşinin buralara gelmesine vesilen olanlara, kendilerine rehberlik edenlere, bu ufku onlara açan büyüğüne dualar ediyor, bir kişinin imanına vesile ettiği için de Allah’a binlerce defa hamd ediyordu. Gözlerinden dökülen yaşlara, dudaklarından dökülen şu dua eşlik ediyordu:“Allah’ım, bu iman hizmetine gönül veren hizmet erlerini Senin rızan istikametinden ayırma ve bütün insanlığa Seni hakkıyla anlatmayı hepimize nasip eyle. Rabbim, bizim miracımızı da Peygamber efendimizin miracına benzet. Amin” Hikaye: ASIM YILDIRIM |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|















Bir Yudum Hikaye